Olmalı mı olmamalı mı, yoksa hiç değişmemeli mi? Ülkemizde tartışmaların odağındaki iki konu olan bedelli askerlik ve idam cezası üzerine çok söylenir Bülent ORTAÇGİL şarkısında geçen bu sözler.

Bense bu soruların cevabını toplum bilimcilere bırakarak, bedelli askerlik konusu gündeme her geldiğinde kendi askerliğimi hatırlarım ve uzun dönem askerlik yapan bir erin söylediği şu sözü: “Ömründen eksildiğini bildiği halde günlerin çok çabuk geçmesini isteyen iki grup insan vardır: Askerler ve mahkûmlar.”

Öyle ya, hayatın ne kadar güzel ve özgürlüğün ne kadar değerli olduğunu, aslında hayattan ne kadar keyif aldığımı, kışlaya geldikten sonra daha iyi anlıyordum. Ben kısa dönem askerlik yapmama rağmen şafak sayarken, askerliğini uzun dönem yapan er istemez miydi günlerin hızla geçmesini, hele hele mahpushanedeki mahkûm?

Pekiyi ama mahkûmun cezası idam olsaydı gene ister miydi zamanın hızla akmasını? Victor Hugo’nun “Bir İdam Mahkûmunun Son Günü” adlı eseri bir yönüyle bu soruyu cevaplıyor.

“İdam mahkûmu! Beş haftadan beri bu düşünceyle baş başa yaşıyorum. Varlığı beni dehşet içinde bırakıyor, ağırlığı altında eziliyorum” diye başlıyor hikâye. “Bir zamanlar ben de herkes gibi bir insandım. Her günün, saatin, dakikanın bir anlamı, bir tadı vardı. Genç ve zengin ruhum hayallerle doluydu” diyor mahkûm. “Şimdi ise tutukluyum.”

Yargılama esnasında ömür boyu kürek mahkûmu olmaktansa ölmeyi tercih ederim diye içinden geçirirken, şimdi ise kürek mahkûmu olamadığına yanıyor. Bir yandan cinayet işlediği güne lanet ederken, diğer yandan infazına kaç gün kaldığını hesaplıyor. Aynen uzun dönem askerlik yapan erin, üniversite okumadığı için kendisine kıza kıza şafak saydığı gibi…

Mahkûm, geride bırakacaklarına üzülüyor: annesine, eşine ve tabi ki hiçbir şey düşünmeden şarkı söyleyen üç yaşındaki zavallı kızına. Asker ise şafaklarının sonunda kavuşacak ailesine, hiç ayrılmamacasına…

Mahkûma idam günü getiriyorlar, yaklaşık bir senedir görmediği küçük kızını. Sarılarak göğsüne bastırıyor, öpücüklere boğuyor. Hasretini gidermeye çalışırken, babasını çoktan öldü bilen kızının şu sözüyle yıkılıyor: “canımı acıtıyorsunuz bayım.” Meğer idama değil, baba sözcüğünü bir daha duyamamaya mahkûm olmuş. Az sonra kızını yanından alıp götürüyorlar. Mahkûm her şeye hazır artık, ne yapacaklarsa yapsınlar.

Mahkûmu idam edileceği meydana götürecek araba geliyor. Ne kadar da iyi davranıyorlar gardiyanlar, jandarmalar, hapishane müdürü… Tıpkı askerliğimiz boyunca kışlayı titreten komutanlarımızla, teskere sabahında gülüşerek sohbet ettiğimiz gibi…

Mahkûmun içinde bir umut: “Belki de bağışlanırım, kim bilir? Bu yaşta dünyadan bu şekilde gitmek çok korkunç. Son anda af haberinin geldiğini çok gördüm. Beş dakika daha, bağışlanmamı beklemek için beş dakika daha.” Teskeresini alan asker, kalır mı kışlada beş dakika daha?

Arabayla meydana giderken mümkün olduğu kadar çok yer görmeye, dükkân tabelalarını okumaya çalışıyor. Aynen askerliğimin bitiminde Malatya’dan ayrılırken benim yaptığım gibi…

“Burak Sipahi” İletişim Bilgileri

4 Comments »

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir