Kendi kendime yazıyorum aslında. Harflerin elimden dökülüşünü seyrediyorum bir nevi. Her basışımda ekrana belirlen cümleleri anlamaya çalışıyorum. Elimin değdiği tuşların çıkardığı sesi takip ediyorum. Yok yok, kulaklık takılı. Müzik çalıyor. Biraz hüzün akıyor içerime. Yoksa burukluk mu desem? Eh… Her neyse. Ekranın ışığına takılıyor gözüm. Kelimelerin cümleye dönüşünde birbirleri ile bütünleşmelerine odaklanıyorum. Harbiden, harfler yan yana bir bütün, kelimeler yan yana cümle. Zihnim kendini tırmalıyor, galiba deliriyorum. Yok be olur mu? İzliyorum öylece, saf ve durağan halimle. İçimde bir yokluk var, henüz tanımlayamıyorum bunu. Bir tarafım eksik, bir yerim kanıyor. Müzikler yalnız bırakmıyor sağ olsunlar. Ama yalnızlığım bir başına olmamdan değildi. Gerçekten ruhumun bir parçası yoktu. Hatıraların bir bölümü de yoktu. Zamanda yolculuk mu yaptım bilmiyorum. Beni öldükten sonra buzda mı sakladılar, ne yaptılar acaba. Dünyaya uzun bir zamandan sonra tekrardan uyanmış gibiyim. Ama bir yerim eksik. Beni eksik mi uyandırdılar. Bir dakika, ben öldüm mü?

Neden böyle yokluk hissediyorum. Kulaklıktaki müzikler de anlam içermiyor artık. Öldüysem, kendimi nasıl tanıyorum hala? Yoksa tanımıyor muyum? Ben kimim! Ne yaptılar bana? Ruhumun bir parçası nerede? Anılar… Anılarım da yok. Aman tanrım! Keşke öldüğüm gibi kalsaydım. Tanrım, duygularım da yok. Ruhum bütün değil, of. Düşüncelerim boşa akıp gidiyor, birleşmiyor. İçerimde henüz arta kalan şeyler var ama birleşmiyor. Ellerim titriyor. Nefesim çekiliyor. Neden böyle olduğu konusunda henüz hiçbir fikrim yok. Ah, kulaklığımda çalan müzik olmalı sebebi. Yok yahu, neden öyle olsun ki! Alt tarafı müzik. Bedenime söz geçiremez ki. Etrafa bakıyorum, kimsecikler yok. Kelimelerin cümleleşmelerini seyrediyorum, ama neden? Parmaklarımın tuşlara dokunurken yarattığı bu şeyleri izlemenin manası ne içindi? Sahi, ben ne yapıyorum? Bunları yazarken ruhumun yokluğunu neden hissedebiliyorum? Ruh ölür mü ya! Parçalanabilir mi? Ah, bir de yüreğim vardı. Ondan olabilir mi?

Ellerimi yüreğime götürdüm demin. Üzerlerinde derin yarıklar vardı. Tıpkı kanyon gibiydi. Ah, vücudumu tanıyamıyorum. Yürek gerçekten böyle mi? Öldükten sonra dirilince düzelmesi gerekmez miydi? Bilemiyorum, ölürken böyle miydim? Yoksa dirilince mi oluştu, of bilmiyorum. Ölmeden önceye geri dönmem gerek. Galiba bu da mümkün değil. Einstein demiyor muydu, ışık hızını geçmeden geriye dönülmez diye. Ama yok sonra da ışık hızının sabit olduğunu söylemişti pardon. Ne hızda olursam olayım sabitti bu hız, yani hiç geçemeyecektim. Görecelilik vardı ya! Işık hızında gitsem, ışık yine ışık hızında gidecekti. Aman neyse ne. Geri dönmesem de olur aslında. Böyle yaşamaya alışmak lazım azizim. Ama çok zor ya. Sürekli duygusuzluk, bir yokluk.. Olacak şey değil ki. Benden eksilen parçayı geri almam lazım, nerede kalmış olabilirdi ki? Of, her şey ölüm anıma gidiyor. Ölümüme sebep ne vardı, yaşlılık desem oldukça gençtim. Aman tanrım! Ölümden önceki anımı hatırlamaya başladım. Gençtim! Parçalar henüz çok uzakta ama birleştirebilirim sanırım.

“Ali Rıza Say” İletişim Bilgileri

  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir